Herkes mi DEHB? Tanı Şüpheciliği Retoriğinin Sessiz Şiddeti

Son dönemde sosyal medyada çok tanıdık bir cümle dolaşıma girdi: “Herkes mi DEHB oldu?” İlk bakışta masum bir merak gibi duruyor. Oysa bu soru, çoğu zaman bilgi arayışından çok bir hükmün habercisi. Alt metni genellikle şu: “Hayır, herkes DEHB değil; sen de muhtemelen değilsin.” Burada olan şey, sadece bir kavramın popülerleşmesi değil; klinik bir tanının, yaşayanların deneyimini küçülten bir retorik üzerinden yeniden tartışmaya açılması. Ve bu, en hafif haliyle “yanlış bilgilendirme”; daha ağır haliyle ise, tanı almış ya da değerlendirme arayan insanın gerçekliğini zayıflatan bir gaslighting biçimi.

DEHB’nin konuşulur hale gelmesiyle birlikte, iki farklı olguyu birbirine karıştıran bir dil de büyüdü: Prevalans (gerçek görülme sıklığı) ve tanı/başvuru oranları. Bilimsel literatürün kendisi bu ayrımı yapmakta zorlanırken, popüler metinler bunu sanki çok net bir matematikmiş gibi sunuyor. 2020 sonrası verileri derleyen sistematik incelemelerde “belirgin prevalans artışına dair yeterli kanıt yok” ifadesi, kimi metinlerde “DEHB artmıyor, sadece görünür oldu” gibi keskin bir sonuca dönüştürülüyor. Oysa “yeterli kanıt yok” ile “değişim yok” aynı cümle değildir. Özellikle pandemi gibi anormal bir kesitin veri kalitesi, sağlık hizmetine erişim, başvuru davranışı ve değerlendirme pratikleri üzerinde oynattığı büyük dalgalar varken; bu dönemi merkeze alıp kesin hükümler vermek, bilimin ihtiyatını değil, bir kanaatin aceleciliğini yansıtır.

Tanı sayılarındaki artışın daha görünür olması, tek başına “aşırı tanı” anlamına gelmez. Bu artışın içinde artan farkındalık da vardır; yıllarca gözden kaçmış vakaların yakalanması da; sağlık hizmetlerine yönelimin değişmesi de; değerlendirme kanallarının (telesağlık gibi) farklılaşması da. Üstelik DEHB’nin klinik tanınması tarihsel olarak zaten geç olmuştur. Uzun yıllar DEHB, hiperaktif erkek çocukların sorunu gibi dar bir pencereden okunmuş; özellikle kadınlarda ve içe dönük belirtilerle seyreden profillerde (dalgınlık, dağınıklık, unutkanlık, duygusal taşkınlık, sürekli zihinsel gürültü) tanı sistematik biçimde kaçırılmıştır. Bugün 30’lu, 40’lı yaşlarında tanı alan yetişkin kadın ve erkeklerin önemli bir kısmı, çocukluklarından beri “tembel”, “düzensiz”, “potansiyelini kullanmıyor”, “aşırı hassas”, “kendini toparla” gibi etiketlerle yaşamış; çoğu zaman depresyon/anksiyete gibi başlıklardan yanlış okunmuş; uygun olmayan tedavi denemeleriyle yıllar kaybetmiştir. Bu insanların nihayet doğru değerlendirmeye ulaşmasını “sosyal medya trendi” diye küçümsemek, sadece bilimsel olarak sorunlu değil; etik olarak da kör bir kabalıktır.

Sosyal medya eleştirisi ise ayrı bir başlık. Evet, TikTok ve benzeri mecralarda #ADHD içeriklerinin önemli bir bölümünde genelleme, bağlam kaybı ve psiko-eğitsel zayıflık görülebiliyor. Fakat aynı problem; kardiyoloji, beslenme, uyku, psikoterapi, travma, ilişki dinamikleri dahil neredeyse tüm alanlarda mevcut. Buradaki mesele, DEHB’ye özgü bir “abartı kültürü” değil; sosyal medyanın doğası gereği karmaşık olguları kısa, çarpıcı ve tıklanabilir hale getirme eğilimi. Buna rağmen tartışmanın özellikle DEHB üzerinde yoğunlaşması tesadüf değil. Çünkü DEHB’li bireyler, uzun süre “kişisel kusur” muamelesi görmüş zorlanmalarına bir isim koymaya başladığında, bu bir kısım insanın rahatını kaçırıyor.

Bunu kaba bir düşmanlık gibi okumaya gerek yok; daha ince bir psikolojik dinamik çalışıyor. DEHB anlatısı görünür oldukça, bazı insanlar için şu rahatsız edici gerçek netleşiyor: Bazı bireyler, aynı sistem içinde daha fazla eforla aynı çıktıyı üretmek zorunda kalmış. Bir başkasının “kolay” sandığı başarı, kimi zaman ağır bir kompansasyon, maskeleme ve tükenmişlik bedeliyle gelmiş. Bu görünmez emeğin görünür olması, sosyal normları sarsıyor. Üstelik DEHB profilindeki yaratıcı sıçramalar, hiperfokus kapasitesi, risk alabilme, hızlı bağlantılar kurma, farklı düşünme biçimleri gibi pozitif çeşitlilik yönleri de, doğru bağlamda parlayabiliyor. Bu parıltı, herkes için ilham verici olmak zorunda değil; bazen sessiz bir gerilim yaratır. Bu gerilim, açıkça söylenmez. Daha çok “herkes kendine tanı uyduruyor” gibi bir söyleme sığınır.

Tam burada gaslighting hattı belirginleşiyor. Tanı almış birine “Acaba gerçekten DEHB misin, yoksa sadece modern hayatın kurbanı mısın?” diye sorulduğunda, sanki kişi düşünmeye davet ediliyormuş gibi görünür; ama pratikte kişinin deneyimine “güvenme” refleksi baltalanır. Oysa iyi bir klinik değerlendirme zaten ayırıcı tanıyı içerir: depresyon, anksiyete, travma, bipolarite, OKB, uyku bozuklukları, madde kullanımı, öğrenme güçlüğü ve tıbbi durumlar değerlendirilir; işlevsellik düzeyi, gelişimsel öykü ve süreklilik aranır. DEHB, “aklına yattıysa al” türü bir etiket değildir; pozitif bulgularla, örüntüyle ve yaşam boyu izlerle anlaşılır. Dolayısıyla “sorgulama” diye sunulan şey, çoğu zaman klinik titizlik değil; klinik bilgiden yoksun bir kuşku üretimidir.

Bu kuşku üretimi, çağın daha geniş bir meselesiyle de birleşiyor: Dikkat ekonomisi. Bildirimler, kısa video döngüleri ve anlık ödül sistemleri, herkesin dikkat sürekliliğini zorlayabilir; bu doğru. Fakat buradan “o halde DEHB diye bir şey yok, hepimiz dağılıyoruz” sonucuna atlamak, sahte bir ikilem kurmaktır. DEHB nörogelişimsel bir durumdur; genetik yatkınlık güçlüdür; beyin ağları, yürütücü işlevler ve ödül sistemleriyle ilgili biyolojik bulgular vardır. Modern yaşam DEHB’yi “yaratmaz”, ancak semptomları ağırlaştırabilir ve görünürlüğünü artırabilir. Doğru cümle, “ya DEHB ya modern yaşam” değil; “DEHB var ve modern yaşam, DEHB’yi daha zor yaşanır hale getirebiliyor” olmalıdır.

Bu noktada ilginç bir çarpıklık daha ortaya çıkıyor: Toplum, nörobiyolojik temeli olan klinik bir olguyu “sosyal medya görünürlüğü” üzerinden değersizleştirmeye çok hevesli; ama aynı toplumsal ortam, bilimsel temeli zayıf ya da popüler psikolojiye indirgenmiş pek çok iddiayı eleştirel süzgeçten geçirmeden tüketebiliyor. Clarissa Pinkola Estés gibi isimlerin metinlerinin bağlamından koparılarak sloganlaştırılması, Jung’un kavramlarının sosyal medya psikologları tarafından “kişisel gelişim klişesi”ne çevrilmesi, arketip dilinin neredeyse astrolojik bir etiket sistemine indirgenmesi… Bunlar, kamusal psikoloji alanında gerçekten tartışılması gereken örnekler. Ne var ki eleştirel enerji, çoğu zaman yanlış yerde harcanıyor: Ampirik zemini güçlü bir klinik konuya, yani DEHB’ye.

Jungiyen perspektiften bakarsak, burada kolektif bir savunma düzeni görmek mümkün. Bilimsel verilerin seçici kullanımı, bir anlamda “persona” inşasıdır: Toplumsal olarak makbul görünen, ölçülü, tarafsız, aklıselim görünen bir yüz üretmek. Bu yüz, “ne inkâr edelim ne abartalım” gibi uzlaştırıcı bir dille konuşur. Ama gölgesi şuradadır: Gerçek acıyı, gerçek zorluğu, gerçek eşitsizliği görmezden gelme. “Orta yol” dili, çoğu zaman güçlünün konforunu koruyan bir dildir. Çünkü tanıyı ve desteği tartışmalı hale getirmek, yardım arayanın önüne yeni bir eşik koyar.

Asıl gölgeyi burada aramak daha anlamlı: “Yüksek işlevli” görünen DEHB’lilerin görünmez kılınması. Dışarıdan başarılı görünen birçok insan, içerde sürekli kendini zorlayan bir sistemle yaşıyor olabilir: takvimlerle hayatta kalmak, son dakika panikleriyle iş yetiştirmek, ilişkilerde unutkanlık yüzünden suçluluk taşımak, duygu düzenlemede zorlanmak, kronik tükenmişlik ve kendini yetersiz görme. “Başarılıysan DEHB olamazsın” cümlesi, bu görünmez emeği inkâr eder. Bu inkâr, sadece yanlış bilgi değil; kişinin kendi deneyimini anlatmasını engelleyen, yardım istemesini geciktiren bir baskıdır.

Bu yüzden bugün asıl mesele, DEHB’li bireylerin “yanlış etiketlenmiş” olması değil; onlarca yıl etiketlenmemiş, gözden kaçırılmış, yanlış anlaşılmış olmalarıdır. Ve bu geç kalmış tanınma, bazı çevrelerde “fazla konuşuluyor” rahatsızlığı yaratıyorsa, bunu bilimsel kaygı diye paketlemek kolaydır. Oysa klinik gerçeklik şudur: DEHB değerlendirmesi, iyi yapıldığında hem ayırıcı tanıyı hem komorbiditeyi hem de işlevsellik düzeyini dikkate alır. “DEHB mi, travma mı?” gibi ya/veya soruları, gerçek hayatta çoğu zaman “DEHB ve travma” şeklinde yanıtlanır. Komorbidite yaygındır ve bu, tanıyı zayıflatmaz; aksine klinik tabloyu derinleştirir.

Bütün bunların üstünde, daha rahatsız edici bir toplumsal soru duruyor: Neden bazı insanlar, klinik bilgi gerektiren bir alanda bu kadar rahat ahkâm kesebiliyor? Burada ince bir ayrım var. Bilgiye erişimin artması değerlidir; insanlar kendilerini anlamlandırmak ister. Fakat kavramların hızla tüketildiği bir kültürde, bilgi ile kanaat arasındaki mesafe kapanır. Klinik eğitim, süpervizyon, saha deneyimi ve metodoloji bilgisi olmadan; bir tanıyı küçümseyen ya da tanı alanı “trend” diye yaftalayan anlatıların ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Bu, bireysel kötücüllükten çok, eleştirel düşünme kasının zayıfladığı ve kamusal alanın bilinçli ya da bilinçsiz biçimde yüzeyselliğe itildiği bir iklimin sonucudur. Yine de sonuç değişmez: Bilgiye dayanmayan kesinlik, en çok kırılgan olanı incitir.

O halde soruyu değiştirmek gerekiyor. “Herkes mi DEHB oldu?” yerine şunu sormak daha dürüst: Neden bu kadar çok insan, bu kadar uzun süre görünmez kaldı? Neden yıllarca “daha fazla çabala” denildi? Neden kadınların belirtileri sistematik biçimde kaçırıldı? Neden yüksek işlevli görünenlerin içsel bedeli yok sayıldı? Ve neden ampirik zemini güçlü bir klinik konu, sosyal medyanın gürültüsü üzerinden değersizleştirilmeye bu kadar açık?

DEHB’ye ilişkin sağlıklı yaklaşım; ne romantize etmek ne de şüpheyle küçümsemektir. Tanıyı “kimlik fetişi”ne çevirmek de riskli olabilir; tanıyı “trend” diye aşağılamak da. Aradığımız şey, şüphe üretmek değil, iyi değerlendirme ve doğru destek süreçleridir. Çünkü tanı, birçok insan için “bahane” değil; ilk kez kendini suçlamayı bırakabildiği bir açıklık anıdır. O açıklığı, “belki de uyduruyorsun” diliyle gölgelemek, sadece hatalı bir yorum değil; gaslighting’in rafine bir biçimidir.

Bugün ihtiyacımız olan şey, DEHB’yi tartışmanın gürültüsünü artırmak değil; DEHB’li bireylerin yaşamını kolaylaştıracak bilimsel, kapsayıcı ve saygılı bir zemini büyütmektir. Ve belki de en kritik soru şudur: “Tanıyı sorguluyor” gibi görünen bu söylem, kime iyi geliyor?

Yanıt çoğu zaman basit: Konforu bozulanlara. DEHB’li bireylere değil.